7 Mart 2012 Çarşamba
Sartre ve Varoluşçuluk
‘‘Descartes’ ın Cogitosu’yla başladı herşey’’ der Sartre. Benim içinse tam aksine her şey Sartre ile başladı. Kimlik ve menzil merkezli hezeyanlar yaşadığım ilk üniversite yıllarında Michel Winock’un ''Aydınlar Yüzyılı'' ile tanıdım O’nu. Kimliğini ve hedefini keşfedememiş her ergenin yaptığı gibi, kitabın başlarında ilk olarak Dreyfus Olay’ındaki radikal ve cesur duruşuyla tanıdığım Emile Zola’yı, daha sonra ise Camus ile Fransa-Cezayir Savaşı’ndaki pozisyonları hasebiyle yaşadığı polemik, fakat asıl 68 öğrenci olayları esnasında dünya çapında adeta bir rock-star muamelesi görmesiyle taçlanan muhalif filozof-entelektüel duruşu nedeniyle Sartre’ı rol modellerim olarak seçmiştim. Ben de tıpkı O’nun gibi aktüel her konu üzerine fikir ve taraf sahibi olmalı, düşüncelerimi kitlelere kabullendirmeliydim. İşin püf noktası çok yönlü bir aydın olmaktan geçiyordu. Hemen, Benda’ın ''Aydınların İhaneti''ni, sonra da Hazretlerinin ''Aydınlar Üzerine''sini okumuştum. Fakat üstün(!) biliş düzeyim yeterli olmadı ki aktivist-aydın kavramının konseptini bir türlü kavrayamadım. Oysa kendime olan inancım o kadar fazlaydı ki yenilgiyi kabullenememiştim. Nerede yanlış yaptığımı keşfetmeliydim. Yöntem değiştirip bu kez Sartre’ın yarı-otobiyagrafik kitabı ''Sözcükler''den başladım. Ufak yaşta babasını kaybetmiş, dedesine yarı hayranlık yarı korkudan yoğrulmuş bir tutkuyla bağlı bu ufak çocuğun, günden güne çağ filozofuna dönüşmesine kendi ‘‘Sözcükler’’i vasıtasıyla tanık olmak, yaşamayı değer kılmaya çalışan(!) şahsımda tahmin edemeyeceğim boyutta etkilere yol açmıştı. Akabinde gelen ''Varlık ve Hiçlik'', ''Bulantı'' ve ''Özgürlük Yolları Serisi'' ile Varoluşçuluğa tam merkezden bir giriş.
Bu bahsettiğim dönemin üzerinden bir hayli uzun zaman geçti. Aradan geçen sürede, aramıza bir çok yeni filozof ve görüş girdi. Gariptir ki bir süre önce müridiymişçesine kendisine yakın ve bağlı hissettiğim, ünlü yazar François Mauriac’ın deyişiyle bu ‘‘Gamlı Fransız’’ ın nerdeyse VARLIK’ından bihaber hale gelmiştim. Ta ki geçenlerde ''Varoluşçuluk Hümanizmdir'' adlı kitabı elime geçene kadar. Kitabı okurken, en azından O’nu ve Varoluşçuluğunu tekrar böylesine kayıtsızca unutmamak adına kısa notlar alarak bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Varoluşçuluğa yöneltilen bir yığın eleştiriye cevap verdiği bu kitabına felsefesinin temellendirilmesiyle başlar Sartre. Modern felsefeden güdülenen her felsefi akım gibi Varoluşçulukta Descartes’ın o meşhur Kartezyen Kuşku’su ya da nam-ı diğer Cogitosuyla başlar. Özetle, modern felsefede insanın,özün,yaşamın hatta Tanrının bile varlığından emin olamayan Descartes, en azından tüm bunlardan şüphe duyabildiğinden,onları sorgulayabildiğinden ve düşündüğünden emindir. Böylece, felsefenin özünü ve ilk adımını buradan başlatır: ‘‘Hiçbir şey kesin değildir, onları sorgulayan bilincim hariç. İşte bu yüzden, eğer düşünüyorsam varım’’ der. Aynı şekilde Sartre, varoluşçulukta da temel ilke olarak Cogito’yu benimser. Kişioğlunu, kendini kavradığı bu anın dışında ele alan her kuramı, gerçeği ortadan kaldıran bir kuram olarak kabul eder. Üstelik bir gerçeğe yönelmeyen her olasılık öğretisi, hiçlik içinde yok olup gider. Olasıyı tanımlamak için gerçeği ele geçirmek gerekir. Yani, yaklaşık bir gerçeğin var olması için, ortada mutlak bir gerçeğin var olması gerekir. Bu mutlak gerçek ise basit, varılması kolay, herkesçe kavranılabilir bir gerçektir. İnsanın başka bir aracıya başvurmaksızın kendini anlaması, özünü bilmesi gerçeği. Bunun dışındaki diğer her şey gerçekliği ispatlanamayan olgulardır. Çünkü Cogito’nun dışında her şey olasıdır. Tanrı, ahlak, politika ... bile. İnsanın salt Varoluşu dışında her şey.
Sartre için varlık özden önce gelir; yani insanın üstüne düşünme öznellikten hareketle yürütülür. Bu bakımdan, varoluşçuluk XVII. Yüzyılın klasik felsefelerinden ayrılır. Bilindiği üzere, klasik felsefeye göre, Tanrı insanı yaratmazdan önce özünü ortaya koymuştur. Tıpkı bir sanatçının kafasındaki kavrama göre bir şeyi yapması gibi…Özün varoluştan önce gelme düşüncesi XVIII. Yüzyıl felsefesinde de Tanrı inancının yaşamasını sağlamıştır. Varoluşçuluğun tanrıtanımaz kanadı ise, varoluşun özden önce geldiğini kabul ettiğinden, tanrısızlığın bütün sonuçlarını önceden kabul etmiştir. Bu bağlamda Tanrının var olmaması çok sıkıntılı bir durum yaratır. Tanrı ortadan kaldırılınca, kavradığımız evrendeki değerleri bulmak olanağı da ortadan kalkar: Bizim adımıza iyiyi düşünecek sonsuz ve muktedir bir bilinç (yani Tanrı) var olmadığından, ‘‘iyi’’ ve ‘‘önsel’’ bir şey de var olamaz artık: çünkü iyinin var olduğu ve kişioğlunun dürüst olması, yalan söylememesi gerektiği hiçbir yerde yazılı değildir artık. Dostoyevski’nin de dediği gibi ‘‘Tanrı yok ise her şey mübahtır’’, hiçbir şey yasak değildir. İnsan kendi başına bırakılmıştır. Ne içinde dayanacak bir destek vardır, ne de dışında tutunacak bir dal. Artık hiçbir özür, dayanak bulamayacaktır yaptıklarına. Varoluş özden önce gelince, verilmiş ve donmuş bir insandan söz edilemez elbet. Önceden belirlenmiş, donmuş bir doğa açıklanamaz çünkü. Başka bir deyişle, determinizm, kadercilik yoktur burada,kişioğlu özgürdür,insan özgürlüktür.
Öte yandan, Tanrı olmazsa, gidişimizi haklı gösterecek değerler, buyurular da olmaz karşımızda. Ne önümüzde, ne de ardımızda- değerlerin ışıklı alanında- bizi haklı, suçsuz kılacak şeyler vardır. Yalnız ve mazeretsiz kalmışızdır. Bu durumu, ‘‘İnsan özgür olmaya mahkumdur, zorunludur’’ diye vurgular Sartre. Zorunludur, çünkü yaratılmamıştır. Özgürdür, çünkü yeryüzüne geldi mi, dünyaya atıldı mı bir kez bütün yaptıklarından sorumludur. Bilir ki desteksizdir, yardımsızdır, her an insanı bulmak (keşfetmek) zorundadır. İnsanın yapacağı, yapması gereken bir geleceği vardır. Sartre’ın deyişiyle ‘‘El değmemiş bir yarın onu bekler’’. O’na bakılırsa İnsan Doğası diye bir şey yoktur,insan kendini nasıl yapıyorsa öyledir; varlığının temel seçmesi olan bir tasarıyla önce kendini belirler ve sonra gidişatının bütünü içinde ortaya çıkar. İnsanın sorumluluğu sadece bununla da bitmez. Varoluş özden önce gelince, insan tasarısına göre varlaşmak isteyince, bu tasarı herkes için, bütün çağ için geçerlilik kazanmış olur. Böylece insanın sorumluluğu bir hayli genişleyerek tüm insanlığı kucaklayacak hale gelir. Bu tasarıyla insan, kendisini seçerken bütün insanları da seçmiş olur. Çünkü, o tasarıyla gerçekleştirmesi gereken bir insan imgesi kurar. Onun için seçme bir değerlendirmedir. Böylece, her insan her an bütün insanlığa bağlanır. İşte, varoluşçuların BULANTI’yı özgürlük içinde bırakılmışlığın bir belirtisi olarak görmeleri bundandır. Zira ‘‘İnsanlık bulantıdır’’ der varoluşçular. Bunun anlamı şudur: Bağlanan ve yalnızca olmak istediği kimseyi değil, bir yasa koyucu olarak bütün insanlığı seçen kişi, o derin ve külli sorumluluk duygusundan kurtulamaz. Varoluşçuya göre bütün insanlık gözlerini O’nun yaptığı şeye dikmiştir,ona göre davranmakta, ona göre kendini düzenlemektedir. Üstelik yalnızca kişiye değil, herkese de böyle görünür bu. Onun için her insan şöyle demelidir: ‘‘İnsanlık edimlerime bakarak kendini ayarladığına göre, böyle hareket etmekte haklı mıyım?’’ Tıpkı bir saldırının sorumluluğunu yüklenen bir komutanın, nice insanı ölüme atmanın sorumluluğunu yüklenmesi gibi. Üstelik bu sorumluluğu kendisi seçer. İşte bu sorumluluğun getirdiği bulantı, insanı eylemden ayıran bir perde değildir. Tam tersine, bizi eylemle birleştirendir.
Sartre’ın değindiği gibi bir diğer nokta da ‘‘karamsar’’ bir öğreti olan Varoluşçuluğun insanın eylemsizliğe sürüklediği yönündeki eleştirilerdir. Bu eleştirilere karşı ilk cevabı : ‘‘Varoluşçu kişi, ancak eylem içinde,iş içinde gerçeklik olduğuna inanır. İnsan, kendi tasarısından başka bir şey değildir; kendini yaptığı, gerçekleştirdiği ölçüde vardır. Yani hayatından, fiilerinin toplamından ibarettir’’ şeklindedir. İnsanın bir girişimler zinciri ve hatta bu girişimleri yaratan bağlantıların toplamı, örülüşü ve bütünü olduğuna inanır.
Bu vurguyla birlikte Sartre’ın neden hayatı boyunca yöresel ve küresel anlamda meydana gelen tüm önemli olaylara taraf olduğu, fikirlerini şiddetle savunduğu ve kitleleri peşinden sürüklemeye çalıştığı anlaşılmış olur. Çünkü O inanır ki insan kendi dışında vardır, kendi dışına çıkarak var olur. Yani, ancak dışa atılarak, dışta kendini yitirerek varlaşır; aşkın amaçları kovalayarak var olabilir. Tam da bu yönüyle insan ilerleyiştir, aşıştır, oluştur; ilerlemenin ve aşmanın göbeğindedir. Nesneleri dahi bu ilerleyişe, bu aşışa, bu oluşa göre yakalar. İnsanı kurmasından ötürü (Tanrının aşkın oluşu anlamında değil; kendini aşma anlamında)bu aşkınlık ilişkisine ‘‘Varoluşçu Hümanizm’’ der. ‘‘Hümanizm’’ der çünkü insanoğluna bununla kendinden başka yasa koyucu olmadığını hatırlatır. İnsanoğlu bu tek başına bırakılmışlık içinde, kararını ancak kendisi verecektir. ‘‘Hümanizm’’ der çünkü insanoğluna bununla kendi içine kapanarak ve başkalarından koparak değil; ancak dışında bir amaca yönelerek varlığını gerçekleştirebileceğini göstermek ister.
Yazıdan masama kalandır,aynı zamanda yeni makinemle ilk pozum...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
YanıtlaSilAsıl ben teşekkür ederim...
YanıtlaSil