29 Mayıs 2015 Cuma
ANADOLU'DA ROMA HAKİMİYETİ
Birçok Ortadoğu uzmanı (Bernard Lewis) ve tarihçiye göre İslam ve Türk Medeniyetinin tepe noktası olan Osmanlı İmparatorluğu’nu tüm kurumları ile etkilemiş olan Doğu Roma İmparatorluğu veya Türklerin tercih ettiği adıyla Bizans İmparatorluğu Türkiye’deki akademik çevrelerce araştırılmaya çok fazla değer görülmemiştir. Bu konunun sebepleri ile ilgili çeşitli spekülasyonlar yapılsa da gerekçeler net bir şekilde ortaya konulmamıştır. Fakat şurası bir gerçek ki Türk intelijansıyası tarafından pek kabul görmese de büyük tarih felsefecilerinden bazıları (Arnold Toynbee) Osmanlı İmparatorluğu’nu gerek kurumları gerekse demagrofik yapısı ve kültür çeşitliliğiyle tarihteki son Roma İmparatorluğu olarak kabul eder. Üstelik bu tez kanıtlanmaya çalışılırken de en sık kullanılan argüman Türklerin belki de en popüler tarihsel figürü olan 2. Mehmet, nam-ı diğer Fatih Sultan Mehmet’in fermanlarını imzalarken kendisini ‘‘Kayzer-i Rum’’ yani ‘‘Son Roma İmparatoru’’ olarak nitelemesidir. Fatih’ten sonra bu gelenek devlet bürokrasisine o kadar büyük bir şekilde sirayet etmiştir ki imparatorluğun iki büyük yönetim unsurlarından birisi ‘‘Rumeli’’ diğer bir deyişle ‘‘Roma Yurdu Beylerbeyliği’’ olarak anılır olmuştur.
İşte tüm bu bağlamda Gürkan Ergin’in doktora tezi olarak hazırladığı ‘‘Anadolu’da Roma Hakimiyeti: Direniş ve Düzen’’ isimli çalışma bize Roma İmparatorluğu’nun günümüze kadar yansımış olan kurumları, örfleri, kanunları, isyanları, savaşları, dini sürtüşmeleri ve emperyal anlayışları hakkında oldukça geniş bir perspektif sağlamaktadır.
Kitabın bir diğer önemli ve yazar tarafından ön plana çıkarılan boyutu ise 20. Yüzyılın ünlü ve etkili Fransız filozofu Michel Foucault’nun İktidar Paradoksu’na atfedilen tarafıdır ve kitabın ana direğini oluşturur. Bu kurama göre İktidar yok edilemez; iktidarın yok edilmesi toplumun yok edilmesi demektir ve bir direniş aynı zamanda Foucault’un deyimiyle bir ‘‘karşıt iktidar’’ olduğundan, kendi iktidar teknolojilerini yaratacaktır. O yüzden, sadece direnişi ya da iktidarı tek başına incelemek yeterli değildir. İktidar ilişkilerinin açığa çıkması ancak direnişle mümkün olduğundan şu iki soru önem kazanıyor: Antik kaynaklar direnişlerden bahsetmeseydi Roma emperyalizminin boyutlarından ne kadar haberdar olunabilecekti? Belki de daha önemlisi : İsyanlar neden çalışılır? İsyan edeni mi, yoksa kendisine isyan edileni mi anlamak için?
Bu bakış açısından yola çıkarak Gürkan Ergin Roma Hakimiyeti altındaki Anadolu’da 700 yıllık bir süreç içerisinde vuku bulmuş tüm otorite karşıtı eylemleri, isyanları ve anti-emperyal akımları incelemiştir. İnceleme esnasında, bu muhalif hareketlerin bütün detaylarını, gerekçelerini ve bu olayların Roma Rejimi’ne yansımalarını analiz etmiştir. Analiz başlangıcında ‘‘İsyan, Ayaklanma, Devrim ya da Direniş? Hangisi?’’ sorusunu ortaya atmıştır. Çünkü ‘‘İsyancı’’ Roma için Albert Camus’nun dediği gibi sadece ‘‘Hayır diyen kişi’’ değildir. İsyancı kişinin ve bir isyanın yapısının belirli niteliklere sahip olması gereklidir. Analizin devamında ise Ergin bu isyan hareketlerini incelemiş ama ağırlıklı olarak çok daha hevesli biçimde Roma’nın, çok negatif yansımaları olan bu vakalardan pozitif dersler çıkarmayı son derece iyi becerdiğini ve sürekli bir evrim ve devinim içerisinde olduğunu vurgulamıştır.
Kitaba dair bir diğer önemli detay ise Roma’nın Anadolu üzerindeki hakimiyetini sağlarken yönetmek zorunda kaldığı isyanları incelerken çalışmada analizin yanında karşılaştırmalı bir yöntemi de merkeze almaya çalışmasıdır. Bu yöntem kayması içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nun benzer içerikli isyanlara karşı ne gibi önlemler aldığı ya da sonucunda ne gibi yaptırımlar uyguladığı vurgulanarak her iki imparatorluk adına kıyaslamaya başvurulmuştur.
Metodolojisinin yanında içerik olarak kitaba göz attığımızda ise Anadolu’da Roma’ya karşı direnen ufak krallıklar, sahte monarklar, ekonomik darboğazlar, vergilendirmeler, Hristiyanlığın yayılışı, Köle ayaklanmaları, Korsanlık ve haydutluk gibi konular işlenmiştir. Bunların yanında Tasvir yanlıları olanlar ve olmayanlar, ya da Maviler ve Yeşiller Araba Yarışları gibi iç savaş krizleri belirtilmiştir.
Gürkan Ergin’in bu sorunları incelerken asıl amacı Roma Medeniyeti’nin bölgedeki başarısının ana sebeplerini incelemektir. Varılmak istenen esas nokta ise kitabın son kısmında gayet bariz ve kasıtlı bir biçimde vurgulanmıştır: ‘‘Geçmiş Sorunlar, Modern Kavramlar’’. Bu kısımda Emperyalizm, Milliyetçilik, Sınıf Mücadelesi ve Kültür Çatışması gibi günümüz siyaset bilimi ve sosyolojisinin kavramlarının Roma Anadolusu’ndaki köklerine dikkat çekmiştir.
Kitabın son kısmında vurgulanan bir diğer dikkat çeken nokta ise Anadolu topraklarındaki nerdeyse yedi asırlık Roma egemenliği boyunca gerçekleşmiş çok farklı olaya rağmen Roma hem elindeki toprakların bütünleşik olmayan görünümü ve nispeten zayıflığı hem de egemen olduğu halkları ve kaynakları kombine edebilmek için lüzumuna ihtiyaç duyulan düzenlemeleri yapma beceresiyle kalıcı ve esnek bir siyasi yapı yaratmayı başarmasıdır. Bunu yapmak için sadece Roma ya da Osmanlı İmparatorluğu değil tüm imparatorluklar 3 şartı birbirleriyle ilintili olarak yerine getirilmelidir:
1- Uluslar üstü bir ideolojiyi yürürlüğe koymak ve ‘‘uygarlaştırma misyonunu’’ resmen üstlenmeler gerekir. Uluslar üstü ideoloji imparatorluktaki imtiyazlı zümrelerin manevi sadakatini sağlar ve yönetime katılımlarını teşvik eder.
2- İmparatorluklar farklı etnik köken, ırk, din vb. den gelen insanları çeşitliliğe karşı gösterdikleri hoşgörüden zorla asimilasyona kadar farklı politikalarla yönetirler. Hakimiyet kurmaları için bu çeşitliliğe dair çözümler üretmeleri gerekir. Farklı geçirgenlikte sınırlar yaratırlar; toplulukları da buna bağlı sınıfsal sistemler etrafında veya üstünden organize ederler.
3- İmparatorluklar yerel seçkinler üzerinde siyasi ve ekonomik amaçlarla kontrol kurar. Onları ayrı, farklı ve devlete bağlı halde tutar.
Ayrıca son kısımda belirtilen bir diğer önemli nokta da Gibbon’a karşı yapılan çıkıştır. Burada Roma’nın akıbetini bilen herhangi biri için geriye bakıp tarihçininkine benzer değerlendirmeler yapmak ve yükselme, duraklama ve çöküş gibi ayrımlar yaratmak doğal gelir. Fakat, Roma Tarihine baktığımızda Roma’nın baş etmek zorunda kalacağı önemli sorunlara dair tehlike sinyallerinin İmparatorluğun en parlak dönemlerinde görülmesi oldukça dikkat çekicidir. Bu duruma çok benzer bir biçimde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki en büyük toplumsal hareketlerden biri olan Celali İsyanları, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük padişahların zamanında uç vermiş çeşitli sosyoekonomik ve askeri sıkıntıların bir sonucu olduğu vurgulanmıştır. Fakat hem Roma hem de Osmanlı kriz anlarında yapılması gerekenleri belli bir esneklikle gerçekleştirdikleri ve yeni şartlara uyum sağlayabildikleri için uzun soluklu olmayı başarmışlardır.
İki imparatorluk arasında benzerlikler kadar farklılıklar da ortaya konulmuştur. Örneğin Strabon’un vurguladığı üzere Romalılar Anadolu’daki eyaletlerin sınırlarını çizerken etnik sınırları ve coğrafi özellikleri pek dikkate almamışlardır.
Öte yandan, Osmanlı İmparatorluğu bu konuda çok daha öngörülü davranmayı başarmıştır. Baştan beri boy organizasyonuna sahip Osmanlılar önce sancaklar oluşturmuş, ardından bunları coğrafi özelliklerine göre beylerbeylik adı verilen daha büyük birimlere bağlamışlardır. Çünkü devlet olarak ortaya çıkmadan önce Orta Asya kaynaklı kavim tarzı yaşama alışkın olan Türkler küçük idari birimler konusunda daha tecrübeliydi.
Ayrıca Roma’nın örgütsel ve ideolojik başarısının anahtarı olan vatandaşlık kavramı Osmanlı sisteminde bulunmayan bir unsurdu. Bu, Roma İmparatorluğu’nda milliyetçi isyanların azlığını açıklayan en önemli noktalardan biridir.
Son olarak her iki imparatorluk da Anadolu’da kalıcı olmayı başarabilmişlerdir, çünkü Barkey’in vurguladığı gibi farklılıkları kabul ederken kurumsal yapılara dayalı benzerlikler ve bunların yarattığı ortak anlayış üzerinde iktidarlarını kurmuşlardır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
