Born to be Wild
''Belki de bu dünya başka bir gezegenin cehennemidir.''
29 Mayıs 2015 Cuma
ANADOLU'DA ROMA HAKİMİYETİ
Birçok Ortadoğu uzmanı (Bernard Lewis) ve tarihçiye göre İslam ve Türk Medeniyetinin tepe noktası olan Osmanlı İmparatorluğu’nu tüm kurumları ile etkilemiş olan Doğu Roma İmparatorluğu veya Türklerin tercih ettiği adıyla Bizans İmparatorluğu Türkiye’deki akademik çevrelerce araştırılmaya çok fazla değer görülmemiştir. Bu konunun sebepleri ile ilgili çeşitli spekülasyonlar yapılsa da gerekçeler net bir şekilde ortaya konulmamıştır. Fakat şurası bir gerçek ki Türk intelijansıyası tarafından pek kabul görmese de büyük tarih felsefecilerinden bazıları (Arnold Toynbee) Osmanlı İmparatorluğu’nu gerek kurumları gerekse demagrofik yapısı ve kültür çeşitliliğiyle tarihteki son Roma İmparatorluğu olarak kabul eder. Üstelik bu tez kanıtlanmaya çalışılırken de en sık kullanılan argüman Türklerin belki de en popüler tarihsel figürü olan 2. Mehmet, nam-ı diğer Fatih Sultan Mehmet’in fermanlarını imzalarken kendisini ‘‘Kayzer-i Rum’’ yani ‘‘Son Roma İmparatoru’’ olarak nitelemesidir. Fatih’ten sonra bu gelenek devlet bürokrasisine o kadar büyük bir şekilde sirayet etmiştir ki imparatorluğun iki büyük yönetim unsurlarından birisi ‘‘Rumeli’’ diğer bir deyişle ‘‘Roma Yurdu Beylerbeyliği’’ olarak anılır olmuştur.
İşte tüm bu bağlamda Gürkan Ergin’in doktora tezi olarak hazırladığı ‘‘Anadolu’da Roma Hakimiyeti: Direniş ve Düzen’’ isimli çalışma bize Roma İmparatorluğu’nun günümüze kadar yansımış olan kurumları, örfleri, kanunları, isyanları, savaşları, dini sürtüşmeleri ve emperyal anlayışları hakkında oldukça geniş bir perspektif sağlamaktadır.
Kitabın bir diğer önemli ve yazar tarafından ön plana çıkarılan boyutu ise 20. Yüzyılın ünlü ve etkili Fransız filozofu Michel Foucault’nun İktidar Paradoksu’na atfedilen tarafıdır ve kitabın ana direğini oluşturur. Bu kurama göre İktidar yok edilemez; iktidarın yok edilmesi toplumun yok edilmesi demektir ve bir direniş aynı zamanda Foucault’un deyimiyle bir ‘‘karşıt iktidar’’ olduğundan, kendi iktidar teknolojilerini yaratacaktır. O yüzden, sadece direnişi ya da iktidarı tek başına incelemek yeterli değildir. İktidar ilişkilerinin açığa çıkması ancak direnişle mümkün olduğundan şu iki soru önem kazanıyor: Antik kaynaklar direnişlerden bahsetmeseydi Roma emperyalizminin boyutlarından ne kadar haberdar olunabilecekti? Belki de daha önemlisi : İsyanlar neden çalışılır? İsyan edeni mi, yoksa kendisine isyan edileni mi anlamak için?
Bu bakış açısından yola çıkarak Gürkan Ergin Roma Hakimiyeti altındaki Anadolu’da 700 yıllık bir süreç içerisinde vuku bulmuş tüm otorite karşıtı eylemleri, isyanları ve anti-emperyal akımları incelemiştir. İnceleme esnasında, bu muhalif hareketlerin bütün detaylarını, gerekçelerini ve bu olayların Roma Rejimi’ne yansımalarını analiz etmiştir. Analiz başlangıcında ‘‘İsyan, Ayaklanma, Devrim ya da Direniş? Hangisi?’’ sorusunu ortaya atmıştır. Çünkü ‘‘İsyancı’’ Roma için Albert Camus’nun dediği gibi sadece ‘‘Hayır diyen kişi’’ değildir. İsyancı kişinin ve bir isyanın yapısının belirli niteliklere sahip olması gereklidir. Analizin devamında ise Ergin bu isyan hareketlerini incelemiş ama ağırlıklı olarak çok daha hevesli biçimde Roma’nın, çok negatif yansımaları olan bu vakalardan pozitif dersler çıkarmayı son derece iyi becerdiğini ve sürekli bir evrim ve devinim içerisinde olduğunu vurgulamıştır.
Kitaba dair bir diğer önemli detay ise Roma’nın Anadolu üzerindeki hakimiyetini sağlarken yönetmek zorunda kaldığı isyanları incelerken çalışmada analizin yanında karşılaştırmalı bir yöntemi de merkeze almaya çalışmasıdır. Bu yöntem kayması içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nun benzer içerikli isyanlara karşı ne gibi önlemler aldığı ya da sonucunda ne gibi yaptırımlar uyguladığı vurgulanarak her iki imparatorluk adına kıyaslamaya başvurulmuştur.
Metodolojisinin yanında içerik olarak kitaba göz attığımızda ise Anadolu’da Roma’ya karşı direnen ufak krallıklar, sahte monarklar, ekonomik darboğazlar, vergilendirmeler, Hristiyanlığın yayılışı, Köle ayaklanmaları, Korsanlık ve haydutluk gibi konular işlenmiştir. Bunların yanında Tasvir yanlıları olanlar ve olmayanlar, ya da Maviler ve Yeşiller Araba Yarışları gibi iç savaş krizleri belirtilmiştir.
Gürkan Ergin’in bu sorunları incelerken asıl amacı Roma Medeniyeti’nin bölgedeki başarısının ana sebeplerini incelemektir. Varılmak istenen esas nokta ise kitabın son kısmında gayet bariz ve kasıtlı bir biçimde vurgulanmıştır: ‘‘Geçmiş Sorunlar, Modern Kavramlar’’. Bu kısımda Emperyalizm, Milliyetçilik, Sınıf Mücadelesi ve Kültür Çatışması gibi günümüz siyaset bilimi ve sosyolojisinin kavramlarının Roma Anadolusu’ndaki köklerine dikkat çekmiştir.
Kitabın son kısmında vurgulanan bir diğer dikkat çeken nokta ise Anadolu topraklarındaki nerdeyse yedi asırlık Roma egemenliği boyunca gerçekleşmiş çok farklı olaya rağmen Roma hem elindeki toprakların bütünleşik olmayan görünümü ve nispeten zayıflığı hem de egemen olduğu halkları ve kaynakları kombine edebilmek için lüzumuna ihtiyaç duyulan düzenlemeleri yapma beceresiyle kalıcı ve esnek bir siyasi yapı yaratmayı başarmasıdır. Bunu yapmak için sadece Roma ya da Osmanlı İmparatorluğu değil tüm imparatorluklar 3 şartı birbirleriyle ilintili olarak yerine getirilmelidir:
1- Uluslar üstü bir ideolojiyi yürürlüğe koymak ve ‘‘uygarlaştırma misyonunu’’ resmen üstlenmeler gerekir. Uluslar üstü ideoloji imparatorluktaki imtiyazlı zümrelerin manevi sadakatini sağlar ve yönetime katılımlarını teşvik eder.
2- İmparatorluklar farklı etnik köken, ırk, din vb. den gelen insanları çeşitliliğe karşı gösterdikleri hoşgörüden zorla asimilasyona kadar farklı politikalarla yönetirler. Hakimiyet kurmaları için bu çeşitliliğe dair çözümler üretmeleri gerekir. Farklı geçirgenlikte sınırlar yaratırlar; toplulukları da buna bağlı sınıfsal sistemler etrafında veya üstünden organize ederler.
3- İmparatorluklar yerel seçkinler üzerinde siyasi ve ekonomik amaçlarla kontrol kurar. Onları ayrı, farklı ve devlete bağlı halde tutar.
Ayrıca son kısımda belirtilen bir diğer önemli nokta da Gibbon’a karşı yapılan çıkıştır. Burada Roma’nın akıbetini bilen herhangi biri için geriye bakıp tarihçininkine benzer değerlendirmeler yapmak ve yükselme, duraklama ve çöküş gibi ayrımlar yaratmak doğal gelir. Fakat, Roma Tarihine baktığımızda Roma’nın baş etmek zorunda kalacağı önemli sorunlara dair tehlike sinyallerinin İmparatorluğun en parlak dönemlerinde görülmesi oldukça dikkat çekicidir. Bu duruma çok benzer bir biçimde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki en büyük toplumsal hareketlerden biri olan Celali İsyanları, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük padişahların zamanında uç vermiş çeşitli sosyoekonomik ve askeri sıkıntıların bir sonucu olduğu vurgulanmıştır. Fakat hem Roma hem de Osmanlı kriz anlarında yapılması gerekenleri belli bir esneklikle gerçekleştirdikleri ve yeni şartlara uyum sağlayabildikleri için uzun soluklu olmayı başarmışlardır.
İki imparatorluk arasında benzerlikler kadar farklılıklar da ortaya konulmuştur. Örneğin Strabon’un vurguladığı üzere Romalılar Anadolu’daki eyaletlerin sınırlarını çizerken etnik sınırları ve coğrafi özellikleri pek dikkate almamışlardır.
Öte yandan, Osmanlı İmparatorluğu bu konuda çok daha öngörülü davranmayı başarmıştır. Baştan beri boy organizasyonuna sahip Osmanlılar önce sancaklar oluşturmuş, ardından bunları coğrafi özelliklerine göre beylerbeylik adı verilen daha büyük birimlere bağlamışlardır. Çünkü devlet olarak ortaya çıkmadan önce Orta Asya kaynaklı kavim tarzı yaşama alışkın olan Türkler küçük idari birimler konusunda daha tecrübeliydi.
Ayrıca Roma’nın örgütsel ve ideolojik başarısının anahtarı olan vatandaşlık kavramı Osmanlı sisteminde bulunmayan bir unsurdu. Bu, Roma İmparatorluğu’nda milliyetçi isyanların azlığını açıklayan en önemli noktalardan biridir.
Son olarak her iki imparatorluk da Anadolu’da kalıcı olmayı başarabilmişlerdir, çünkü Barkey’in vurguladığı gibi farklılıkları kabul ederken kurumsal yapılara dayalı benzerlikler ve bunların yarattığı ortak anlayış üzerinde iktidarlarını kurmuşlardır.
10 Mayıs 2014 Cumartesi
The Great Gatsby
Hatırlanabilecek kadar kısa ama unutmaya yüz tutmaya başlayacak kadar uzun bir zaman önce F. Scott Fitzgerald'ın birkaç kısa öyküsünü okuduktan sonra dramatik biyografisine aşina oldum. O'nunla ilgili az da araştırma yapan her edebiyatsever gibi Muhteşem Gatsby'i Bucket Listeme almam uzun sürmedi. Lakin kendisini hazmetmem bir hayli zaman aldı çünkü Haşmetmahap Can Yücel'in nev-i şahsına münhasır bir şekilde bu klasiği tercüme ettiğini duyunca başka bir çevirisini okumaya gönlüm elvermedi. Sonunda elime geçen çeviriyi 3 aylık bir rötardan sonra dün gecede tek bir seferde Florence Welsch'in sinema filmine yaptığı muazzam soundtrack Over the Love yaklaşık 100 kez tekrar butonunu aşındırarak okudum. Yetmeyip üstüne bir de Leonardo Di Caprio'nun arz-ı endam ettiği filmi henüz izledikten sonra bunları yazıyorum. Amerikan Jazz kuşağını biraz da ironik bir şekilde anlatan The Great Gatsby üzerine edebi anlamda söylenebilecek her söz halihazırda söylenmiş bulunmakta. Fakat Can Yücel en iyi değil de en kendine özgü çevirisiyle kitaba henüz başlarken ve aynı şekilde de bitirirken insanı can evinden vurmayı başarıyor. Çünkü kitabı büyük bir tercüman hatası olmasına rağmen nerdeyse yeniden yorumlamış kitabı ama bu da O'na bambaşka bir lezzet katmış. Kitabın sonu da aynı çarpıcı etkiye sahip ;
''Kaçırdık o vakit elimizden onu, ama ziyanı yok, yarın daha hızlı koşacak, kollarımızı daha ilerlere uzatacağız... ve bir sabah, aydınlıklar içinde...
O ümitlerdir ki şimdi sefer etmekteyiz, biz o akıntıya karşı giden tekneler, durmadan geriye, geçmişe çarpılıp atılsak da ne gam...''
En onulmaz zamanınızda size 90 yıl öncesinden seslenen kitaplardan birisi Muhteşem Gatsby. Her ne kadar size Alejandro Gonzales Inarritu'nun ''Biz, aslında kaybetiklerimiziz'' ini hatırlatsa da...
24 Ocak 2013 Perşembe
UĞUR'lar Olsun...
Onunla henüz çocuk yaşta, öğrencilik hayatımın ilk karnesini aldıktan birkaç gün sonra tanıştım. Tanıştığımız gün, O’nun öldüğü gündü. Tüm haberlerde paramparça olmuş araba görüntüleri vardı. Çocuk aklım almıyordu bir türlü ama babamın gerek öfkeli gerekse de hüzünlü serzenişleriyle çok önemli bir adam olduğunu az çok hissediyordum. Sonra ki zamanlarda ilçeden kasabamıza yaptığımız yolculuklar esnasında arabamızın kaset çalarından uzun süre çıkmayan Selda Bağcan albümünde, Bağcan’ın o meşhur iç acıtan sesiyle ‘‘Uğurlar Olsun’’ diye selam yolladığı kişinin O olduğunu da çok geç fark ettim. Yıllar sonra, dükkanımızda babamın okuduktan sonra köşeye kaldırdığı, ölümünden dolayı tamamlanamamış ‘‘Kürt Dosyası’’ nı okuyunca nasıl bir adam kaybettiğimizi anlamaya başladım. ‘‘Kürt’’ sözcüğünün bile kullanılmaya çekinildiği zamanlarda ‘‘Kürt Sorunu’’ nu tüm derin uzantılarıyla incelemeye çalışacak cesarette bir aydını kaybetmenin asıl acısını o zaman yaşadım. Akabinden gelen ‘‘Katiller Demokrasi’’ si ve ‘‘Söze nereden başlasam’’ ile yakınlığım ve failinin meçhul kalışına kızgınlığım daha da arttı. Aradan geçen 20 yıl içinde Türkiye tam anlamıyla ‘‘Muhasır’’ bir medeniyet olamasa da siyasi yasaklı Muhafazakarların demokrasiye eklemlenmesi –ki bazıları ülkede başbakan dahi oldu-, meclise girmesi bile polemik konusu olan Kürt siyasetçilerin meclis çatısı altında grup oluşturabilecek çoğunluğa erişmeleri ve askeri vesayetle mücadele gibi bir çok konuda demokratikleşme yolunda dev adımlar atmayı başardı. Lakin, bu 20 yılda egemenler, sadece eski zalimlerini, ama daha da kötüsü yeni muhaliflerini baskılama gailesine düşüp bu toplumun gerçek kayıpları olan Uğur Mumcuların, Abdi İpekçilerin, Muammer Aksoyların, Bahriye Üçokların, Ahmet Taner Kışlalı gibi daha nicelerinin katlinde parmağı olan yapılanmalara dokunmaya, tek tuğlanın çekilmesiyle yıkılacak duvarın altında kalma korkusuyla cesaret edemediler. Ölümünün 21. yılında hala 93 yılının faili meçhullerini tartışmama umuduyla ruhun şad olsun Uğur Mumcu…
19 Haziran 2012 Salı
Artık Vatandaşının canına rağmen vatan sağolmasın bu topraklarda
Dağlıca'da 8 can gitti bu sabah yine!Yürekler yandı tekrar!Nasıl olsa analar doğuruyor, nasıl olsa askerlik kutsal, gidiliyor. Artık milli spor haline gelen bıçağı kemiğe dayamalar, sözün bittiği yere varmalar ve terör örgütüne son çırpınışlarını yaşatmalar gırla gider.Bu ülkede ne zaman ki siyasiler Kürtajı veya Suriye'deki İç Savaşı, 30 yıldır kendi sınırları içerisinde çocuklarının öldürülmesine çare bulamamışken 1. gündem maddesi haline getirmekten vazgeçer ve bu ülkenin gençleri, sadece şehit haberlerinden sonra Terör veya Kürt Sorunu'nu hatırlayarak Sosyal Medyada öfke kusmaktan öte sorumluluk alması gerektiğini farkederse bir umut doğabilir. Bir de madalyonun diğer yüzünde nasıl ki bu ülkedenin Sosyalisti, Sosyal Demokratı, Ulusalcısı, Liberali, Muhafazakarı bilcümle Uludere'yi kınayıp,O'nu kınamayan Siyasi Otorite üzerinde son haddinde baskı kurmaya çalıştıysa,bugün de Kürt aydın ve siyasetçiler Dağlıca için aynı duyarlılık ve desteği sergilemelidirler.Umarım bu olay da aylarca süren ayak direme ve hengameden sonra sadece Helallik dilemeyle geçiştirilmez. Artık vatandaşının canına rağmen vatan sağolmasın bu topraklarda!!!
28 Mayıs 2012 Pazartesi
Kendini Keşfedememiş Toplum
Freud ile mektuplaşmaları vasıtasıyla tanıdığım, ‘‘A Dangerous Method’’ filmi ile kısmi de olsa bilgi sahibi olduğum ve ‘‘Eşzamanlılık’’ ile ilk elden okuma şansına eriştiğim Jung’un ‘‘Keşfedilmemiş Benlik’’ i geçti elime geçen hafta. Ülkemizde daha çok Freud’un ardılı ve öğrencisi olarak tanınan Jung’un, O’ndan ayrılma sebeplerine dair ipuçları yakalayabilmek adına, ‘‘Bireyin Kendini Tanıması’’ nı merkeze alan bu kitapta, beni en fazla etkileyen kısım ‘‘Yaşama Felsefesi ve Psikolojik Yaklaşım’’ ın bireylere benzer şekilde toplumlarda da nevrotik semptomlarla sonuçlanabilecek süreçlere sebep olabileceği fikriydi. Bu bağlamda Jung, fikirlerimizin, genel durumdaki değişimlerin gerisinde kaldığını ifade etmiştir. Çünkü dünyada hiçbir şey değişmediği sürece, düşüncelerimiz de üç aşağı beş yukarı buna uyum sağlamış ve başarıyla işlev görmeye devam etmiştir. Bu durumda düşüncelerin değişmesinin ve yeniden uyum sağlamasının inandırıcı bir nedeni yoktur. Ancak koşullar çok şiddetli ve keskin bir şekilde değiştiği ve dış durum ile artık köhnemiş olan düşüncelerimiz arasında dayanılmaz bir çatlak oluştuğu zaman, dünya görüşü ve yaşam felsefesi sorunu ortaya çıkar. Ve bu sorunla birlikte, içgüdüsel enerjinin akışını sağlayan ezeli imgelerin nasıl yeniden yönlendirilecekleri veya yeniden adapte edilecekleri sorusu gündeme gelir. Bunları atıp yerlerine yeni bir mantık düzenini yerleştiremeyiz, çünkü bu, dış koşulların kalıbına fazlasıyla uyan, insanın bilişsel ve içsel ihtiyaçlarını yeterince dikkate almayan bir düzen olur. Aynı şey, toplumlar için de geçerlidir.Cumhuriyetin ilk yıllarında, toplumsal dinamiklerden ziyade global konjonktür dikkate alınarak gerçekleştirilen inkılaplar toplumun organik dokusuna uymadığından, kurucu kadro tarafından hedeflenen yeni toplumsal düzen ancak kısmi bir başarıya ulaşabilmiştir. Jakoben yöntemle, tavandan tabana dikte ettirilen reformlar karşısında, geride kalan 90 yıllık süreçte toplumun hiç de azımsanmayacak bir kesimi dayatılan yeniliklere direniş göstererek geleneksel yapısını korumaya devam etmiştir. Bununla birlikte, Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra oluşan yeni konjonktürde kimliğini yeniden tanımlama ihtiyacı hisseden Batı, kendi varlığına yeni bir karşıt diğer bir deyişle “öteki” bulma arayışına girmiştir. 11 Eylül akabinde tam da bu ihtiyaca karşılık bulma serüveninde Türkiye'de de payına düşeni almış, toplum, sürece adapte olma endişesiyle birlikte yaşanan ekonomik krizlerin yarattığı bezginliğin de katkısıyla değişime karşı hızlı bir refleks göstererek, (Şerif Mardin’in 1970’lerden itibaren Sosyoloji literatürüne kazandırdığı ve o günden bu yana nerdeyse disiplininin Türkiye üzerine çalışmalarında bir Amentü haline gelen merkez-çevre ilişkisinin ifadeleriyle) kuruluş döneminde modernleşmeyi şiar edinmiş merkezin karşısında yer alan; genelde kırsalda ya da görece yoksul kentleşmiş bölgelerde yaşayıp da milli ve dini kimliğini muhafaza etmeyi seçtiği için ÇEVREde kalmış olan kesim için tabiri caizse devran dönmüştür. Böylece çevredekiler merkeze, merkezdekiler çevreye yerleşmeye başlamışlardır. Fakat bu yoğun değişim dönemlerinde, tıpkı yol ayrımında kritik bir karar vermek zorunda olan bir birey gibi toplumların da kısa süreli panikler yaşamaları normaldir. Lakin bu panik dalgası, kaybının nispeten daha fazla olacağından korkan kesimlerde daha büyüktür. Böylece tıpkı insan kişiliğinin bölünmeye başlaması gibi, toplumda da nevrotik bölünmeler yaşanabilir. Bu bölünme kimi zamanlar o kadar keskin bir şekilde olur ki, her iki taraf da ötekini, kendisinin ‘‘Şeytan’’ ı olarak niteler. Böylece psikolojide birey için ‘‘Çoklu kişilik Bölünmesi’’ olarak nitelendirilen durum, toplumda da vuku bulur. Parçalanmış ya da ayrışmış toplumlar üzerine, klişeleşmiş paranoyak yorumlarda bulunmak her ne kadar irrite edici görünse de, mevcut durumda farklı bir tanı pek olası değildir. Üstelik bu bölünmeler birden fazla boyutta (Irksal Boyut: Türk > Kürt, Arap, Zaza, Çerkez, Ermeni vb; İdeolojik Boyut: Muhafazakar > Kemalist, Sosyal Demokrat, Yurtsever; ya da Mezhepsel Boyut: Sünni > Alevi ) gerçekleştiği için kutuplaşma her geçen gün artmakta, çözüm umudu ise bir o kadar azalmaktadır.
Bu kriz dönemlerinde, Max Weber’in deyimiyle ‘‘Merkezi Bürokrasi’’ nin yerleşmemiş olduğu yönetimlerde görülebilecek bir diğer önemli sorun da ‘‘Karizmatik Liderlik’’ tir. Tıpkı Freudyen görüşte Ego’nun, İd ve Süperego arasındaki çatışmayı engelleme ve denge kurma misyonu gibi, merkezi bir yapının olmaması nedeniyle toplumun çatışan kesimlerini uzlaştırması ve dönüşüme katkı sağlaması için Karizmatik Lider’e ihtiyaç duyulur. Lakin burada çok kritik bir sorun baş gösterebilir. Zira değişime ayak uydurmak için her şeye gücü yeten ‘‘Devlet’’i, tüm gücün yoğunlaştığı en yüksek hükümet mevkilerini işgal eden kişiler idare eder. Seçilerek bu mevkiye yerleşen kişi, artık o otoriteye boyun eğmez, çünkü artık kendisi Devlet politikası olmuştur ve durumun sınırları içinde keyfine göre yol tutabilir. XIV. Louis’in dediği gibi ‘‘Devlet benim!’’ diyebilir. Bu kişi, eğer Devlet doktrininden kendini ayırmayı bilebilirse, kendi bireyliğinden yararlanabilecek yegane kişidir veya birkaç kişiden biridir. Oysa, büyük olasılıkla, bu insan kendi hayali dünyasının kölesi haline gelir. Böylesi bir tek-yönlülük daima bilinç dışının yıkıcı eğilimleri ile kendini psikolojik olarak telafi eder. Kölelik ve başkaldırı birbirinden ayrılmaz ikilidir. Dolayısıyla, iktidar çekişmesi ve aşırı güvensizlik tepeden tırnağa tüm organizmaya yayılır. Dahası, kitleler içinde bulundukları, biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima yeni ‘‘Lider’’ ler üretirler ve tarihte bir çok örneğini gördüğümüz gibi, bu liderler mutlaka sonunda kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olurlar.
Son olarak vurgulamak gerekirse, bu iki ciddi sorunu çözmeye çalışmak, belki de toplumun en büyük iki önceliğidir. Jung’un da takipçisi olduğu Psikanaliz, bireyin çocukluğunda yaşadığı sorunları bilinç altından bilinç düzeyine çıkarıp hastanın bunlarla yüzleşmesini sağlayarak, nevrozları yok etmeye çalışmaktadır. Belki benzer bir çözüm, sosyo analizde denenirse çok da yanlış olmaz. Ülkemiz için uygulanabilmesi adına, Osmanlı’nın Yıkılış ve Genç Cumhuriyet’in Kuruluş döneminden itibaren, Türkiye’nin çocukluğuna inmek, o dönemde yapılmış hatalarla, telafi etmek ve ders çıkarmak adına yüzleşmek gerekir. Dünün yöneticisi, bugünün muhalifinin maziyi kutsileştirip ona romantik bir özlemden öte şeyler üretmesi, bugünün kural koyucularının da düne dair yapılan haksızlıklardan rövanş alma kaygısı gütmeden, dominant ideoloji olarak toplumun kendinden olmayan kısımlarını ötekileştirerek baskı altına almak yerine paradoksal hatalar zincirini kırma mücadelesi vermelidir. Bunlarla birlikte, mazideki ya da günümüzdeki liderlerin fetişe edilmesinden vazgeçilmeli, kurumları devlet işleyişinde egemen kılmanın yolları aranmalıdır. En azından öyle olmasını umalım…
22 Mart 2012 Perşembe
Liddell Hart
Meşhur İngiliz Askeri stratejisti ve tarihçi Sir Basil Liddell Hart'ın yazdığı- ki ilginç bir ironiyle Nazi Almanyası'nın en önemli generallerinden birisi olan Heinz Guderian,zırhlı tank birliklerini piyadeler için destek unsuru olmaktan çıkartıp yıldırım ordularına dönüştürdüğü stratejisini geliştirirken Hart'ın fikirlerinden büyük ölçüde faydalanmıştır- bu iki Büyük Dünya Savaşı Tarihi,30 Mart sonrası Easter tatili için beni bekler.Umarım ağır aksak İngilizcem bu güzeller için yeterli olur. Bitirdikten sonra ki görüşlerimi detaylı olarak buradan paylaşmaya çalışacağım :)
20 Mart 2012 Salı
Varoluşçu Aşk
Aşk: aslında varoluşumuzun sorgulanması aşamasında her yenilgiden sonra yeni bir maç yapma isteğiyle, yeni kimlikler edinme çabamızdır. Kendi Varoluş rollerimize değer biçemedikçe, başkalarını hayatımıza alıp onların varolma kaygısında kaybolmayı seçiyor, ama bir süre sonra bu yeni varolmanın da anlamsızlaştığını hissedip vazgeçiyoruz aşık olmaktan….
Kaydol:
Yorumlar (Atom)




