19 Haziran 2012 Salı

Artık Vatandaşının canına rağmen vatan sağolmasın bu topraklarda

Dağlıca'da 8 can gitti bu sabah yine!Yürekler yandı tekrar!Nasıl olsa analar doğuruyor, nasıl olsa askerlik kutsal, gidiliyor. Artık milli spor haline gelen bıçağı kemiğe dayamalar, sözün bittiği yere varmalar ve terör örgütüne son çırpınışlarını yaşatmalar gırla gider.Bu ülkede ne zaman ki siyasiler Kürtajı veya Suriye'deki İç Savaşı, 30 yıldır kendi sınırları içerisinde çocuklarının öldürülmesine çare bulamamışken 1. gündem maddesi haline getirmekten vazgeçer ve bu ülkenin gençleri, sadece şehit haberlerinden sonra Terör veya Kürt Sorunu'nu hatırlayarak Sosyal Medyada öfke kusmaktan öte sorumluluk alması gerektiğini farkederse bir umut doğabilir. Bir de madalyonun diğer yüzünde nasıl ki bu ülkedenin Sosyalisti, Sosyal Demokratı, Ulusalcısı, Liberali, Muhafazakarı bilcümle Uludere'yi kınayıp,O'nu kınamayan Siyasi Otorite üzerinde son haddinde baskı kurmaya çalıştıysa,bugün de Kürt aydın ve siyasetçiler Dağlıca için aynı duyarlılık ve desteği sergilemelidirler.Umarım bu olay da aylarca süren ayak direme ve hengameden sonra sadece Helallik dilemeyle geçiştirilmez. Artık vatandaşının canına rağmen vatan sağolmasın bu topraklarda!!!

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Kendini Keşfedememiş Toplum

Freud ile mektuplaşmaları vasıtasıyla tanıdığım, ‘‘A Dangerous Method’’ filmi ile kısmi de olsa bilgi sahibi olduğum ve ‘‘Eşzamanlılık’’ ile ilk elden okuma şansına eriştiğim Jung’un ‘‘Keşfedilmemiş Benlik’’ i geçti elime geçen hafta. Ülkemizde daha çok Freud’un ardılı ve öğrencisi olarak tanınan Jung’un, O’ndan ayrılma sebeplerine dair ipuçları yakalayabilmek adına, ‘‘Bireyin Kendini Tanıması’’ nı merkeze alan bu kitapta, beni en fazla etkileyen kısım ‘‘Yaşama Felsefesi ve Psikolojik Yaklaşım’’ ın bireylere benzer şekilde toplumlarda da nevrotik semptomlarla sonuçlanabilecek süreçlere sebep olabileceği fikriydi. Bu bağlamda Jung, fikirlerimizin, genel durumdaki değişimlerin gerisinde kaldığını ifade etmiştir. Çünkü dünyada hiçbir şey değişmediği sürece, düşüncelerimiz de üç aşağı beş yukarı buna uyum sağlamış ve başarıyla işlev görmeye devam etmiştir. Bu durumda düşüncelerin değişmesinin ve yeniden uyum sağlamasının inandırıcı bir nedeni yoktur. Ancak koşullar çok şiddetli ve keskin bir şekilde değiştiği ve dış durum ile artık köhnemiş olan düşüncelerimiz arasında dayanılmaz bir çatlak oluştuğu zaman, dünya görüşü ve yaşam felsefesi sorunu ortaya çıkar. Ve bu sorunla birlikte, içgüdüsel enerjinin akışını sağlayan ezeli imgelerin nasıl yeniden yönlendirilecekleri veya yeniden adapte edilecekleri sorusu gündeme gelir. Bunları atıp yerlerine yeni bir mantık düzenini yerleştiremeyiz, çünkü bu, dış koşulların kalıbına fazlasıyla uyan, insanın bilişsel ve içsel ihtiyaçlarını yeterince dikkate almayan bir düzen olur. Aynı şey, toplumlar için de geçerlidir.Cumhuriyetin ilk yıllarında, toplumsal dinamiklerden ziyade global konjonktür dikkate alınarak gerçekleştirilen inkılaplar toplumun organik dokusuna uymadığından, kurucu kadro tarafından hedeflenen yeni toplumsal düzen ancak kısmi bir başarıya ulaşabilmiştir. Jakoben yöntemle, tavandan tabana dikte ettirilen reformlar karşısında, geride kalan 90 yıllık süreçte toplumun hiç de azımsanmayacak bir kesimi dayatılan yeniliklere direniş göstererek geleneksel yapısını korumaya devam etmiştir. Bununla birlikte, Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra oluşan yeni konjonktürde kimliğini yeniden tanımlama ihtiyacı hisseden Batı, kendi varlığına yeni bir karşıt diğer bir deyişle “öteki” bulma arayışına girmiştir. 11 Eylül akabinde tam da bu ihtiyaca karşılık bulma serüveninde Türkiye'de de payına düşeni almış, toplum, sürece adapte olma endişesiyle birlikte yaşanan ekonomik krizlerin yarattığı bezginliğin de katkısıyla değişime karşı hızlı bir refleks göstererek, (Şerif Mardin’in 1970’lerden itibaren Sosyoloji literatürüne kazandırdığı ve o günden bu yana nerdeyse disiplininin Türkiye üzerine çalışmalarında bir Amentü haline gelen merkez-çevre ilişkisinin ifadeleriyle) kuruluş döneminde modernleşmeyi şiar edinmiş merkezin karşısında yer alan; genelde kırsalda ya da görece yoksul kentleşmiş bölgelerde yaşayıp da milli ve dini kimliğini muhafaza etmeyi seçtiği için ÇEVREde kalmış olan kesim için tabiri caizse devran dönmüştür. Böylece çevredekiler merkeze, merkezdekiler çevreye yerleşmeye başlamışlardır. Fakat bu yoğun değişim dönemlerinde, tıpkı yol ayrımında kritik bir karar vermek zorunda olan bir birey gibi toplumların da kısa süreli panikler yaşamaları normaldir. Lakin bu panik dalgası, kaybının nispeten daha fazla olacağından korkan kesimlerde daha büyüktür. Böylece tıpkı insan kişiliğinin bölünmeye başlaması gibi, toplumda da nevrotik bölünmeler yaşanabilir. Bu bölünme kimi zamanlar o kadar keskin bir şekilde olur ki, her iki taraf da ötekini, kendisinin ‘‘Şeytan’’ ı olarak niteler. Böylece psikolojide birey için ‘‘Çoklu kişilik Bölünmesi’’ olarak nitelendirilen durum, toplumda da vuku bulur. Parçalanmış ya da ayrışmış toplumlar üzerine, klişeleşmiş paranoyak yorumlarda bulunmak her ne kadar irrite edici görünse de, mevcut durumda farklı bir tanı pek olası değildir. Üstelik bu bölünmeler birden fazla boyutta (Irksal Boyut: Türk > Kürt, Arap, Zaza, Çerkez, Ermeni vb; İdeolojik Boyut: Muhafazakar > Kemalist, Sosyal Demokrat, Yurtsever; ya da Mezhepsel Boyut: Sünni > Alevi ) gerçekleştiği için kutuplaşma her geçen gün artmakta, çözüm umudu ise bir o kadar azalmaktadır. Bu kriz dönemlerinde, Max Weber’in deyimiyle ‘‘Merkezi Bürokrasi’’ nin yerleşmemiş olduğu yönetimlerde görülebilecek bir diğer önemli sorun da ‘‘Karizmatik Liderlik’’ tir. Tıpkı Freudyen görüşte Ego’nun, İd ve Süperego arasındaki çatışmayı engelleme ve denge kurma misyonu gibi, merkezi bir yapının olmaması nedeniyle toplumun çatışan kesimlerini uzlaştırması ve dönüşüme katkı sağlaması için Karizmatik Lider’e ihtiyaç duyulur. Lakin burada çok kritik bir sorun baş gösterebilir. Zira değişime ayak uydurmak için her şeye gücü yeten ‘‘Devlet’’i, tüm gücün yoğunlaştığı en yüksek hükümet mevkilerini işgal eden kişiler idare eder. Seçilerek bu mevkiye yerleşen kişi, artık o otoriteye boyun eğmez, çünkü artık kendisi Devlet politikası olmuştur ve durumun sınırları içinde keyfine göre yol tutabilir. XIV. Louis’in dediği gibi ‘‘Devlet benim!’’ diyebilir. Bu kişi, eğer Devlet doktrininden kendini ayırmayı bilebilirse, kendi bireyliğinden yararlanabilecek yegane kişidir veya birkaç kişiden biridir. Oysa, büyük olasılıkla, bu insan kendi hayali dünyasının kölesi haline gelir. Böylesi bir tek-yönlülük daima bilinç dışının yıkıcı eğilimleri ile kendini psikolojik olarak telafi eder. Kölelik ve başkaldırı birbirinden ayrılmaz ikilidir. Dolayısıyla, iktidar çekişmesi ve aşırı güvensizlik tepeden tırnağa tüm organizmaya yayılır. Dahası, kitleler içinde bulundukları, biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima yeni ‘‘Lider’’ ler üretirler ve tarihte bir çok örneğini gördüğümüz gibi, bu liderler mutlaka sonunda kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olurlar.
Son olarak vurgulamak gerekirse, bu iki ciddi sorunu çözmeye çalışmak, belki de toplumun en büyük iki önceliğidir. Jung’un da takipçisi olduğu Psikanaliz, bireyin çocukluğunda yaşadığı sorunları bilinç altından bilinç düzeyine çıkarıp hastanın bunlarla yüzleşmesini sağlayarak, nevrozları yok etmeye çalışmaktadır. Belki benzer bir çözüm, sosyo analizde denenirse çok da yanlış olmaz. Ülkemiz için uygulanabilmesi adına, Osmanlı’nın Yıkılış ve Genç Cumhuriyet’in Kuruluş döneminden itibaren, Türkiye’nin çocukluğuna inmek, o dönemde yapılmış hatalarla, telafi etmek ve ders çıkarmak adına yüzleşmek gerekir. Dünün yöneticisi, bugünün muhalifinin maziyi kutsileştirip ona romantik bir özlemden öte şeyler üretmesi, bugünün kural koyucularının da düne dair yapılan haksızlıklardan rövanş alma kaygısı gütmeden, dominant ideoloji olarak toplumun kendinden olmayan kısımlarını ötekileştirerek baskı altına almak yerine paradoksal hatalar zincirini kırma mücadelesi vermelidir. Bunlarla birlikte, mazideki ya da günümüzdeki liderlerin fetişe edilmesinden vazgeçilmeli, kurumları devlet işleyişinde egemen kılmanın yolları aranmalıdır. En azından öyle olmasını umalım…

22 Mart 2012 Perşembe

Liddell Hart

Meşhur İngiliz Askeri stratejisti ve tarihçi Sir Basil Liddell Hart'ın yazdığı- ki ilginç bir ironiyle Nazi Almanyası'nın en önemli generallerinden birisi olan Heinz Guderian,zırhlı tank birliklerini piyadeler için destek unsuru olmaktan çıkartıp yıldırım ordularına dönüştürdüğü stratejisini geliştirirken Hart'ın fikirlerinden büyük ölçüde faydalanmıştır- bu iki Büyük Dünya Savaşı Tarihi,30 Mart sonrası Easter tatili için beni bekler.Umarım ağır aksak İngilizcem bu güzeller için yeterli olur. Bitirdikten sonra ki görüşlerimi detaylı olarak buradan paylaşmaya çalışacağım :)

20 Mart 2012 Salı

Varoluşçu Aşk

Aşk: aslında varoluşumuzun sorgulanması aşamasında her yenilgiden sonra yeni bir maç yapma isteğiyle, yeni kimlikler edinme çabamızdır. Kendi Varoluş rollerimize değer biçemedikçe, başkalarını hayatımıza alıp onların varolma kaygısında kaybolmayı seçiyor, ama bir süre sonra bu yeni varolmanın da anlamsızlaştığını hissedip vazgeçiyoruz aşık olmaktan….

7 Mart 2012 Çarşamba

Sartre ve Varoluşçuluk


‘‘Descartes’ ın Cogitosu’yla başladı herşey’’ der Sartre. Benim içinse tam aksine her şey Sartre ile başladı. Kimlik ve menzil merkezli hezeyanlar yaşadığım ilk üniversite yıllarında Michel Winock’un ''Aydınlar Yüzyılı'' ile tanıdım O’nu. Kimliğini ve hedefini keşfedememiş her ergenin yaptığı gibi, kitabın başlarında ilk olarak Dreyfus Olay’ındaki radikal ve cesur duruşuyla tanıdığım Emile Zola’yı, daha sonra ise Camus ile Fransa-Cezayir Savaşı’ndaki pozisyonları hasebiyle yaşadığı polemik, fakat asıl 68 öğrenci olayları esnasında dünya çapında adeta bir rock-star muamelesi görmesiyle taçlanan muhalif filozof-entelektüel duruşu nedeniyle Sartre’ı rol modellerim olarak seçmiştim. Ben de tıpkı O’nun gibi aktüel her konu üzerine fikir ve taraf sahibi olmalı, düşüncelerimi kitlelere kabullendirmeliydim. İşin püf noktası çok yönlü bir aydın olmaktan geçiyordu. Hemen, Benda’ın ''Aydınların İhaneti''ni, sonra da Hazretlerinin ''Aydınlar Üzerine''sini okumuştum. Fakat üstün(!) biliş düzeyim yeterli olmadı ki aktivist-aydın kavramının konseptini bir türlü kavrayamadım. Oysa kendime olan inancım o kadar fazlaydı ki yenilgiyi kabullenememiştim. Nerede yanlış yaptığımı keşfetmeliydim. Yöntem değiştirip bu kez Sartre’ın yarı-otobiyagrafik kitabı ''Sözcükler''den başladım. Ufak yaşta babasını kaybetmiş, dedesine yarı hayranlık yarı korkudan yoğrulmuş bir tutkuyla bağlı bu ufak çocuğun, günden güne çağ filozofuna dönüşmesine kendi ‘‘Sözcükler’’i vasıtasıyla tanık olmak, yaşamayı değer kılmaya çalışan(!) şahsımda tahmin edemeyeceğim boyutta etkilere yol açmıştı. Akabinde gelen ''Varlık ve Hiçlik'', ''Bulantı'' ve ''Özgürlük Yolları Serisi'' ile Varoluşçuluğa tam merkezden bir giriş.
Bu bahsettiğim dönemin üzerinden bir hayli uzun zaman geçti. Aradan geçen sürede, aramıza bir çok yeni filozof ve görüş girdi. Gariptir ki bir süre önce müridiymişçesine kendisine yakın ve bağlı hissettiğim, ünlü yazar François Mauriac’ın deyişiyle bu ‘‘Gamlı Fransız’’ ın nerdeyse VARLIK’ından bihaber hale gelmiştim. Ta ki geçenlerde ''Varoluşçuluk Hümanizmdir'' adlı kitabı elime geçene kadar. Kitabı okurken, en azından O’nu ve Varoluşçuluğunu tekrar böylesine kayıtsızca unutmamak adına kısa notlar alarak bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Varoluşçuluğa yöneltilen bir yığın eleştiriye cevap verdiği bu kitabına felsefesinin temellendirilmesiyle başlar Sartre. Modern felsefeden güdülenen her felsefi akım gibi Varoluşçulukta Descartes’ın o meşhur Kartezyen Kuşku’su ya da nam-ı diğer Cogitosuyla başlar. Özetle, modern felsefede insanın,özün,yaşamın hatta Tanrının bile varlığından emin olamayan Descartes, en azından tüm bunlardan şüphe duyabildiğinden,onları sorgulayabildiğinden ve düşündüğünden emindir. Böylece, felsefenin özünü ve ilk adımını buradan başlatır: ‘‘Hiçbir şey kesin değildir, onları sorgulayan bilincim hariç. İşte bu yüzden, eğer düşünüyorsam varım’’ der. Aynı şekilde Sartre, varoluşçulukta da temel ilke olarak Cogito’yu benimser. Kişioğlunu, kendini kavradığı bu anın dışında ele alan her kuramı, gerçeği ortadan kaldıran bir kuram olarak kabul eder. Üstelik bir gerçeğe yönelmeyen her olasılık öğretisi, hiçlik içinde yok olup gider. Olasıyı tanımlamak için gerçeği ele geçirmek gerekir. Yani, yaklaşık bir gerçeğin var olması için, ortada mutlak bir gerçeğin var olması gerekir. Bu mutlak gerçek ise basit, varılması kolay, herkesçe kavranılabilir bir gerçektir. İnsanın başka bir aracıya başvurmaksızın kendini anlaması, özünü bilmesi gerçeği. Bunun dışındaki diğer her şey gerçekliği ispatlanamayan olgulardır. Çünkü Cogito’nun dışında her şey olasıdır. Tanrı, ahlak, politika ... bile. İnsanın salt Varoluşu dışında her şey.

Sartre için varlık özden önce gelir; yani insanın üstüne düşünme öznellikten hareketle yürütülür. Bu bakımdan, varoluşçuluk XVII. Yüzyılın klasik felsefelerinden ayrılır. Bilindiği üzere, klasik felsefeye göre, Tanrı insanı yaratmazdan önce özünü ortaya koymuştur. Tıpkı bir sanatçının kafasındaki kavrama göre bir şeyi yapması gibi…Özün varoluştan önce gelme düşüncesi XVIII. Yüzyıl felsefesinde de Tanrı inancının yaşamasını sağlamıştır. Varoluşçuluğun tanrıtanımaz kanadı ise, varoluşun özden önce geldiğini kabul ettiğinden, tanrısızlığın bütün sonuçlarını önceden kabul etmiştir. Bu bağlamda Tanrının var olmaması çok sıkıntılı bir durum yaratır. Tanrı ortadan kaldırılınca, kavradığımız evrendeki değerleri bulmak olanağı da ortadan kalkar: Bizim adımıza iyiyi düşünecek sonsuz ve muktedir bir bilinç (yani Tanrı) var olmadığından, ‘‘iyi’’ ve ‘‘önsel’’ bir şey de var olamaz artık: çünkü iyinin var olduğu ve kişioğlunun dürüst olması, yalan söylememesi gerektiği hiçbir yerde yazılı değildir artık. Dostoyevski’nin de dediği gibi ‘‘Tanrı yok ise her şey mübahtır’’, hiçbir şey yasak değildir. İnsan kendi başına bırakılmıştır. Ne içinde dayanacak bir destek vardır, ne de dışında tutunacak bir dal. Artık hiçbir özür, dayanak bulamayacaktır yaptıklarına. Varoluş özden önce gelince, verilmiş ve donmuş bir insandan söz edilemez elbet. Önceden belirlenmiş, donmuş bir doğa açıklanamaz çünkü. Başka bir deyişle, determinizm, kadercilik yoktur burada,kişioğlu özgürdür,insan özgürlüktür.
Öte yandan, Tanrı olmazsa, gidişimizi haklı gösterecek değerler, buyurular da olmaz karşımızda. Ne önümüzde, ne de ardımızda- değerlerin ışıklı alanında- bizi haklı, suçsuz kılacak şeyler vardır. Yalnız ve mazeretsiz kalmışızdır. Bu durumu, ‘‘İnsan özgür olmaya mahkumdur, zorunludur’’ diye vurgular Sartre. Zorunludur, çünkü yaratılmamıştır. Özgürdür, çünkü yeryüzüne geldi mi, dünyaya atıldı mı bir kez bütün yaptıklarından sorumludur. Bilir ki desteksizdir, yardımsızdır, her an insanı bulmak (keşfetmek) zorundadır. İnsanın yapacağı, yapması gereken bir geleceği vardır. Sartre’ın deyişiyle ‘‘El değmemiş bir yarın onu bekler’’. O’na bakılırsa İnsan Doğası diye bir şey yoktur,insan kendini nasıl yapıyorsa öyledir; varlığının temel seçmesi olan bir tasarıyla önce kendini belirler ve sonra gidişatının bütünü içinde ortaya çıkar. İnsanın sorumluluğu sadece bununla da bitmez. Varoluş özden önce gelince, insan tasarısına göre varlaşmak isteyince, bu tasarı herkes için, bütün çağ için geçerlilik kazanmış olur. Böylece insanın sorumluluğu bir hayli genişleyerek tüm insanlığı kucaklayacak hale gelir. Bu tasarıyla insan, kendisini seçerken bütün insanları da seçmiş olur. Çünkü, o tasarıyla gerçekleştirmesi gereken bir insan imgesi kurar. Onun için seçme bir değerlendirmedir. Böylece, her insan her an bütün insanlığa bağlanır. İşte, varoluşçuların BULANTI’yı özgürlük içinde bırakılmışlığın bir belirtisi olarak görmeleri bundandır. Zira ‘‘İnsanlık bulantıdır’’ der varoluşçular. Bunun anlamı şudur: Bağlanan ve yalnızca olmak istediği kimseyi değil, bir yasa koyucu olarak bütün insanlığı seçen kişi, o derin ve külli sorumluluk duygusundan kurtulamaz. Varoluşçuya göre bütün insanlık gözlerini O’nun yaptığı şeye dikmiştir,ona göre davranmakta, ona göre kendini düzenlemektedir. Üstelik yalnızca kişiye değil, herkese de böyle görünür bu. Onun için her insan şöyle demelidir: ‘‘İnsanlık edimlerime bakarak kendini ayarladığına göre, böyle hareket etmekte haklı mıyım?’’ Tıpkı bir saldırının sorumluluğunu yüklenen bir komutanın, nice insanı ölüme atmanın sorumluluğunu yüklenmesi gibi. Üstelik bu sorumluluğu kendisi seçer. İşte bu sorumluluğun getirdiği bulantı, insanı eylemden ayıran bir perde değildir. Tam tersine, bizi eylemle birleştirendir.
Sartre’ın değindiği gibi bir diğer nokta da ‘‘karamsar’’ bir öğreti olan Varoluşçuluğun insanın eylemsizliğe sürüklediği yönündeki eleştirilerdir. Bu eleştirilere karşı ilk cevabı : ‘‘Varoluşçu kişi, ancak eylem içinde,iş içinde gerçeklik olduğuna inanır. İnsan, kendi tasarısından başka bir şey değildir; kendini yaptığı, gerçekleştirdiği ölçüde vardır. Yani hayatından, fiilerinin toplamından ibarettir’’ şeklindedir. İnsanın bir girişimler zinciri ve hatta bu girişimleri yaratan bağlantıların toplamı, örülüşü ve bütünü olduğuna inanır.
Bu vurguyla birlikte Sartre’ın neden hayatı boyunca yöresel ve küresel anlamda meydana gelen tüm önemli olaylara taraf olduğu, fikirlerini şiddetle savunduğu ve kitleleri peşinden sürüklemeye çalıştığı anlaşılmış olur. Çünkü O inanır ki insan kendi dışında vardır, kendi dışına çıkarak var olur. Yani, ancak dışa atılarak, dışta kendini yitirerek varlaşır; aşkın amaçları kovalayarak var olabilir. Tam da bu yönüyle insan ilerleyiştir, aşıştır, oluştur; ilerlemenin ve aşmanın göbeğindedir. Nesneleri dahi bu ilerleyişe, bu aşışa, bu oluşa göre yakalar. İnsanı kurmasından ötürü (Tanrının aşkın oluşu anlamında değil; kendini aşma anlamında)bu aşkınlık ilişkisine ‘‘Varoluşçu Hümanizm’’ der. ‘‘Hümanizm’’ der çünkü insanoğluna bununla kendinden başka yasa koyucu olmadığını hatırlatır. İnsanoğlu bu tek başına bırakılmışlık içinde, kararını ancak kendisi verecektir. ‘‘Hümanizm’’ der çünkü insanoğluna bununla kendi içine kapanarak ve başkalarından koparak değil; ancak dışında bir amaca yönelerek varlığını gerçekleştirebileceğini göstermek ister.








Yazıdan masama kalandır,aynı zamanda yeni makinemle ilk pozum...

29 Şubat 2012 Çarşamba

Ah şu an Şehzadebaşı'nda Ahmet Hamdi'nin hayali kahvesinde olmak, orada Nizamıalemciler ve Esafil-i Şarklılar ortasında bir yerde olmak vardı.Hay Allah,bak yine karar veremedim nerede olacağıma!!Oysa yıllar önce her şey ne kadar kolaydı.Zerdüşt'ün verdiği gazla übermensch'e ulaşıp dünyayı kurtaracaktım.Şimdiyse kolu astarlı katipler misali kelime hesabı yaparak perşembe günü için ödev yetiştirmeye çalışıyorum.O perşembe akşamı bir gelse,dostlarla akşam yemeğinde yaprak dolması sonrası güveç eşliğinde moda deyimle ''chit-chat'' yaptıktan sonra gece rüyaya yatsam.Raif Efendi ve İnce Memed ile kafaları çekip onlardan aşık ve kahraman olmanın tüyolarını alsam.Cuma öğlen uyansam ancak: karışık çerezde çok sevilen acı bademin en sona bırakılması gibi, araya Nietzsche'yi, Jung'u, Sartre'ı katsam da bir türlü karşı koyamadağım Ahmet Hamdi'yi bitirsem artık.Enstitü kursa saatleri edebi hodbinliğe ve nihilizme...